23 Temmuz 2013 Salı

zaten sabaha ne kaldı?

umutlar büyük değil, istekler sakin, düşler ruhsuz. bitince yatacağız. yatarken kafamızda netleştireceğiz bazı şeyleri (ya da hep böyle deriz). sorun şu ki; uykuya çok net dalarım, hep erken. 

şimdi kabloları ayrıştırmakla hiç uğraşamayacağım, şarj sabaha yeter. 


low-lullaby

18 Temmuz 2013 Perşembe

Olmalı!


ağza dolanmasıyla gurur duyulacan şarkılar var, bu da onlardan biri. gerekli bir sebepten hafızama yerleşti, uzun zamandır orda. kalsın orda bir sıkıntı yok ama otobüsten inerken "olmalı mı olmamalı mı" diye mırıldanınca ahali tedirgin oluyor.

bana sorarsanız eğer; olmalı! 

16 Temmuz 2013 Salı

bozcaada izninle, rutininde kaybolmak istiyoruz.

wereyda insanıyla senelerdir "bi yerlere kaçalım" diyaloğu kurarız. geçtiğimiz perşembeye kadar büyükçekçemede'den öteye geçmişliğimiz yoktu (elbette birlikte, tek tek ohoo say say uzun şimdi). büyük gebeş wereyda kardeşimin yıllık izinde olmasını fırsat bilerek, kanına girerek 2.5 günlük bi bozcaada planlaması yapmak sandığımdan daha kolay oldu:

-gidek mi?
-gidek.

gidecektik lakin kendisinin pazartesi sendromu çarşamba öğleden sonrasına kadar sürdüğü ve bu aşamada zaatellerine ulaşımın imkansıza yakın olması sebebiyle ben yavaştan erdek, dikili, altınova planları yapmayı da başladım. neyse, bilet alıcaz ses yok. az önce 8 koltuk kalan otobüste 3 koltuk kalmış, biri bayan yanı. en sonunda olacak radar ile falan gidicez onda da ölme riski afrika'da sarı-hummaya yakalanmala eşdeğer. çıldırıcam.

neyse çaktım buna mesajı tribal enfeksiyon: "gelmezsen seni hiç affetmiycem". çat döndü: "kafam nar". kardeş senin kafan hep nar, yeni bi şey söyle. gidiyo muyuz? ne ediyoruz. nedir olay. bak ucunda erdek var. hayatımla oynuyosun. bi süre tartıştıktan sonra biletleri aldık. rahatım. adam hala nar.

perşembe işten çıkış. eve varış. yemek yiyiş. bavul zaten hazır. tshirtler yeni ütülü. çoraplar gıcır. alelade bi de kot pantolon koyulmuş. hava üşümeye müsait değil ama hadi olursa diye yıllardır giymeye çok özendiğim depresyon hırkam da sırt çantamda. otogarda buluştuk. best van'ın karşısında çay içiyoruz. sanırsın boyabat'a gidicez, sanırsın hasat mevsimi.

kardeş bu nereye gidiyo?
oysa ki bizim otobüsümüz çanakkale truva. üstünde top taşıyan emmi var. tarihe saygıdan yol veriliyor kendisine. 39-40 numaralar tahsis edilmiş. kıçımız rahat ama bacaklarımız huzursuz. öndeki ergen kızlar biraz arkaya iteklemiş koltukları. gecenin bi vakti kızlarla kapışacak değiliz, ama mağduruz da. çok açık.
mağduriyet.
bir bi buçuk saat sonra meşhur namık kemal, yayoba dinlenme tesislerine geliyoruz. yayoba diye bi de otel iliştirilmiş mevzunun dibine. çok uğraşsak da burda tohumu atılan gençleri düşünmekten kendimizi alamıyoruz. illa o marketten de bi şey alınacak ya, acılı pringles ile kendimize eziyet edelim diyoruz.
wereyda daha namık çıktı namıktan. bi de o heykel kokuyo.
06:00'da eceabattayız. feribot sırası yok laps diye içerdeyiz. bu sırada bir geminin ardında gün doğuyor. henüz acıktığımızın farkında değiliz. balıkları acılı pringles ile besliyoruz. pek hoşlarına gidiyor. o balığı yiyen adam "ne acayip balıktı yeaa" falan diyecek kesin.
gestaş'ın kahvesi de bir başka çamur. göbekneyşın başlamış.

aslında gün batımı diye yedirecektim ama neyse.
geyiklide mevcudiyedimiz 7-8 kişiye iniyor. wereyda'da molada inen kızı görememenin çöküntüsü var. buna rağmen moraller hala yüksek. feribota biniliyor. artislik yapıp en üste kaptan köşkünün sağrısına yerleşiyoruz. başta her şey çok güzel ama bu arabalı vapur bariz hız yapıyor, rüzgar çığrından çıkıyor. bi üşüme geliyor. aha diyorum "hırkanın zamanı geldi". wereyda gay damgası yemekten korktuğu için üstüne bi şey almıyor. ben de ağzına dolanmamak için hırkayı çıkartmıyorum. mağdur yine ben. üşüyoruz. sonra alışıyoruz tam ortasında. bitiş güzel, damakta kalıcı.

ilk gördüğümde bu mu lan demiştim, sonra kendime bi süre küfrettim. 

7 saat sonra adaya adım atıyoruz. sol ayakla girmeye özen gösteriyoruz malum ramazan ayı. arabalı vapur'dan iniyoruz, vakit denemeyecek bir zaman diliminin ardından rum mahallesindeki ergin pansiyon'a bavulları atıyoruz. çıkıp bi şeyler yeme gayretindeyiz. çınaraltının güzel poğaça ve börekleri geliyor aklıma. çöküyoruz. poğaça yiyicez elbette ama wereyda sade poğaça olmadığı için gergin. (domates, biber, zeytin bilimum kahvaltığı  orjial formatında yiyemeyen bir nesne) ben hapur hupur götürüyorum o sadece dışını yiyor. çaylanıp odaya dönüyoruz. bir süre yatış. wereyda pert.

wereyda ölmekten korktuğu için motor kiralayamıyoruz, görünür de kiralanacak bir atv de yok. b sınıfı ehliyetim henüz elime ulaşmadığı için ayazma'ya gidecek tek ulaşım aracımız kalıyor: DOLMUŞ. dolmuş beklerken çalışan sefiller için kıskandırma fotoğrafı çektirmeyi de ihmal etmiyorum. 

ben bunu çekerken bi sürü insan çalışıyodu.
dolmuş geliyor. ama bi değişik. muavin adeta barış manço'nun çocuğu. derken knocking on heavens door çalıyor hem de bob dylan'dan orjinali. muavin sesi aç diye şoföre sesleniyor. dumur adeta paçalarımızdan akıyorken pink floyd'la vole çakılıyor. dönüşte yine aynı dolmuş. hatta 2 günlük ada maceramızda hep aynı dolmuşa denk geliyoruz. sonra muhabbet edince anlaşılıyor ki şoför bozcaadalı yeni mezun bir elektronik mühendisiymiş. (bu arada başka bir konuşmada bozcaada'da dolmuş hattının 350.000tl den satıldığını duyuyoruz, şaşkınlığımız artıyor)

pink floyd çalan minibüs için: http://instagram.com/p/bqpF72xTBL/embed

nihayet ayazma'dayız. bütün bir yılın uğraşı sanki bunun içindi. iyi sayılabilecek bir noktadan şezlongumuzu ateşliyoruz. denizden önce bir bira. sonra fıy denize. wereyda'nın denize girmesiyle sssssoğğuuuk #$££#$ feryadları tam olarak aynı saniye içinde vuku buluyor. ben bi 5-10 dk daha takılıp çıkıyorum. zira hakkaten soğuk. ama en güzel deniz. iphone'un şarjı elverdiğince fevkalede müziklerle günü bitirip köyümüze dönüyoruz. hedef kapı 14. hedef rakı. hedef meze.

yemin ediyorum gittik, vallahi ayazma. 


o sırada wereyda şekil peşinde

kapı 14'den önce bi gelincik şuruplu votka çakalım diyoruz ada'da. ben gelincik şurubunu sevmiyorum, wereyda merak ediyor. bi şans daha verip içiyorum. sevmemeye devam ediyorum. önce yemek sonra mı rakı meze yoksa rakı meze balık mı tartışması bi süre bizi oyaladıktan sonra kapı 14'e kendimizi atıyoruz. müthiş mekan. mezeler, balıklar seçiliyor. "karpatya'ya ister misiniz? rakıyla iyi gider" sorusuna neden iyi ki evet dendiği bi kaç dakika sonra anlaşılacak. karpatya mezelerin şahı oluyor acı acı. ikincilik muhammara'da hayvanlığım neticesinde ikincisi de sipariş ediliyor. kalamar yediğim en güzel kalamar. hocam ondan da bi tane daha. derken doyuyoruz. efendice soruyoruz: "balıklar atıldı mı?" atılmış. iyi ki de atılmış. uzun zamandır yediğim en iyi levrek. o gün orda ölsek üzülmeyiz. kapı 14'ü terkettikten sonra polente'ye bakıyoruz, çok asmalımescit geliyor. beğenmiyor yatışa geçiyoruz.


yorum yapamazsın

ertesi gün camış gibi uyumayalım diyoruz nispeten erken kalkıyoruz. pansiyoncu dayı kahvaltı mekanına götürüyor ama sarmıyor. meydanda dünyanın en kötü çiğböreğini yiyoruz. soğanlı ve at yağlı çiğbörek. minibüse binmeden her şeyi ilk söylediği fiyattan 1 tl ucuza satan amcadan hatıralık alıyoruz. minibüs şen şakrak. ama ayazma da kalabalık. zor yer buluyoruz. denize daha alışmışız. yüzüyoruz, içiyoruz. kötü de olsa yemek yiyoruz. (not: ayazma'daki thenes'e gitmeyin, o kadar diyorum)

akşam hayvalık etmeyelim gün batımını izleyelim diyor ve çamlıbağ'dan kuntra 2008 rezerv isimli muhteşem şarabı alıp yine minibüse atlıyoruz. bu sefer durum vahim. en arkadayız, yanımızda dünyanın en kötü çifti. çocuğa yazık derken kurduğu cümlelerle tiksinti boşaltıyoruz. habire dura dura en sonunda gün batımı mevkiine ulaşıyoruz. fenere yürümek aklımızdan geçiyor ama dönüşte minibüsü yakalamak mevzubahis. minibüsü kaçırıp bütün gece fener'de heder olmak var. göt yemiyo.

bi yerde oturup şarabı yudum yudum içiyoruz, kan yapar ümidiyle. bu arada wereyda'ya bir sms geliyor "şu an uluslararası dolaşım yapıyorsunuz" gülüyoruz. ardından bir mesaj daha "yunanistan'a hoşgeldiniz". bu noktadan sonra haykırdık. avea'ya küfürler gırla. ama bu anı yaşattığı için de bi yandan sempatimizi kazanmıyor değil.

günbatımının muhteşemliğini anlatmak sıkıntılı mevzu. bazı barbarlar şarap yerine bira tercih etmiş. kınanıyorlar. günün battığı, güneşin son parıldayan kısmının da kadrajdan çıktığı anda marş sesleri yükselmeye başlıyor. hayır ama bu acele niye? biz de minibüse atlayıp vedayı kapı 14 ile yapalm istiyoruz. 

güneşi izleyen adam.

aynı pozun wereyda tarafından çekilmiş hali, hem yamuk, hem ters (telefonu ters tutmuş!)
bozcaada tarihinin en gebeş bozu. 

gebeşliğin ardından gelen ani ciddiyet.
kapı 14 ziyaretimiz büyük fiyaskoyla sonuçlanıyor, zira yer kalmamış. üzülerek ayrılıyoruz, dolaptaki karpatya ve cevizli mezede gözümüz kala kala. bi süre yer aradıktan sonra limon'da karar kılıyoruz. çok geçmeden oğuzhan abi'yi görüyoruz. muhabbet güzel. yemek iyi. oğuzhan abi gider ayak abiliğini yapıp hesaba elimizi sürdürmüyor. bu satırları okuyorsa diye; ödeşeceğiz :) 

sabah kalkıp gitmek. hardest part of letting go is saying goodbye. tırt tost ve vasat çay ikileminden sonra ver elini feribot. ver elini geyikli. ver elini ezine. ver elini çanakkale. ver elini esenler! tezek kokusunun ter kokusundan daha katlanılabilir bir yer olduğu esenlerde bile insanın aklına gelen tek şey: bozcaada gibi şahane bir yerin aslında ne kadar yakınımızda olduğu. 

ada bekle bi ay sonra geleceğiz, ve izninle bu sefer rutininde kaybolmak istiyoruz.